22 Temmuz 2017 Cumartesi

Bir Kadının Gözünden Penis Boyunun Önemli Olup Olmadığıyla İlgili Aydınlatıcı Bir Yazı




Bir Kadının Gözünden Penis Boyunun Önemli Olup Olmadığıyla İlgili Aydınlatıcı Bir Yazı
''Penis boyu önemli mi'' sorusu yıllardır yanıtını arayan, üzerine mutabakata varılamayan konulardan biri. Özellikle erkekler için ufuk açıcı olabilecek nitelikte kısa bir yazı yazmış Sözlük yazarı ''demesi kolay tabii''.
"daha büyüğü ve daha kalını olmalı" diye çıldıran kadın görmedim. ama küçük penis, çakamayan adam gibi bir his bırakıyor bünyede. "canım, kıyamam ya" diyorsun ve bu da cinsel çekim için iyi bir cümle değil. 
ama büyük penis arayışından ziyade, erkekten heybet bekleme klişemizden kaynaklanıyor muhtemelen bu. yani "içime 25 santim almadan vallahi uyuyamıyorum nurcancığım"dan ziyade, o erkeğin tüm haşmetiyle karşımızda dikilmesini bekliyoruz. kodlanmışız salak biçimde. 
fakat bu kodlar dışında tabii, penisin değdiği ve bize çığlık attıran noktalar var içerdeki gizli labirentlerde. bu da penis boyunun, kalınlığının ve eğiminin yalnızca göze değil gönle de hitap etme durumunu ortaya çıkartıyor.
hem subjektif hem de objektif yorumum, önemli olduğu yönünde.
ayrıca kilit noktalardan biri de şu: cinsel cazibe, karizmadan gelir. bu da özgüvenle doğru orantılıdır. karşımda fil hortumu gibi bi şeyle mızırdayan bir adam da gördüm, hormonlu bamyasıyla süpermen olan da.
her neyiniz varsa, doğru kullanın. ilk baştaki o birkaç saniyelik tereddütlerden sonra maharet, kaynaklarda değil kaynakların etkin kullanımında.
hörmetler.

15 Temmuz 2017 Cumartesi

İnsanlığın büyük travması: Sigmund Freud






İnsanlığın büyük travması: Sigmund Freud
İnsanlık tarihi, üç yeni gerçekle tanıştığında “insan” diye özel ve üst bir şey olmadığı düşüncesiyle yüzleşmek zorunda kaldı.

Bunların ilki, Kopernik Devrimi’yle dünyanın evrenin merkezi olmadığının anlaşılmasıydı. İnsanın yuvası dünya, evren için hiç de mühim olmayan bir noktada, evren içinde yüzen sıradan bir gezegenden başka bir şey değildi.
İnsanlık, bu yeni ve reddedilemez bilginin şokunu henüz üzerinden atmaya başlamıştı ki Charles Darwin, insanın dünya içinde bile özel olmadığını evrim teorisiyle aktardı. İnsan, diğer hayvanlardan farksız bir biçimde evrimleşen, adapte olan bir türden başka bir şey değildi. Bu iki yeni bilginin insanlık üzerinde yarattığı travma henüz çok tazeydi ki, Sigmund Freud, insanın güdülerini ortaya seren teorisiyle insanlığın başını yine derde soktu.
Freud’un tezine göre, insan hiç de diğer hayvanlardan farklı bir meziyete ve bilince sahip değildi.Edimlerimizin gerekçeleri hemen hemen diğer hayvanlarla aynı idi. İnsanlığın yaklaşık 300 yıllık bu travmatik sürecinde son darbeyi vuran Freud, 23 Eylül 1939’da hayata vedâ etti.
İnsanlık hâfızasına ismini kazımış bir isim olan Sigmund Freud, 6 Mayıs 1856 tarihinde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu topraklarında dünyaya merhaba dedi. Yahudi kökenli bir aileden geliyordu ve bu durum, öğrencilik yıllarında sık sık karşısına çıkarak canını sıkıyordu. Başarılı bir öğrenci olan Freud, erken dönemlerde birçok dil öğrendi. Tıp öğrenimine başladı ve bu eğitimini de başarılı bir şekilde tamamladı. İlk yıllarında anatomopatoloji ve nöropatoloji ile ilgilendi. Araştırmalarını ve çalışmalarını bu alanlarda yaptı. Bu süreçte çeşitli yerlerde, çeşitli uzmanlarla çalıştıktan sonra giderek yalnızlaştı ve psikanaliz üzerine yoğunlaşmaya başladı.(Fotoğraf: Bettmann/CORBIS)



Psikanaliz, genel tanımıyla zihinsel süreçler ve bilinçdışı ögeler arasındaki bağlantıyı kurmaya çalışıyordu. Kuramın en çarpıcı noktası, bilinçdışı ögeler olan cinsellik ve saldırganlığın zihinsel süreçleri etkilediği yönündeki savdı. Freud, kabaca, bu dürtülerin insan edimlerini de etkilediğini, zihinsel durumların bu bilinçdışı ögelerden pay aldığını söylüyordu. Freud, ilk zamanlar bu kurama destekçi bulmakta zorlansa da giderek psikoloji çevrelerinde kendine taraftar edinmeye başladı. Psikanaliz yöntemin asıl ünü, Freud öldükten sonra arttı ve günümüze kadar ulaştı. Tabii kuram Freud’un ortaya koyduğu biçimiyle kalmadı, revize edildi ve baştan okundu.

“Cinsel dürtünün çocuklukta bulunmadığı ve ancak ergenlik döneminde uyandığı genel olarak kabul edilmiştir. Bu, sonuçları bakımından ağır bir yanılgıdır. Çünkü cinsel yaşamın temel koşulları karşısında içine düştüğümüz bilgisizlik bundan ileri gelmektedir. Çocuğun cinsel gösterilerinin derinliğine inersek, cinsel dürtünün ana çizgilerini açığa çıkarırız; bu dürtünün evrimini anlarız ve nasıl çeşitli kaynaklardan çıktığını görürüz.”

Sigmund Freud, psikanaliz kuram dışında da modern psikolojiye birçok katkı yaptı. Bunun yanında, toplumsal söylevleri de yadsınacak gibi değildi. Her ne açıdan bakılırsa bakılsın, Sigmund Freud dünya tarihi içinde önemli bir uğrak noktası olarak kaldı.

Çalışmalarına aralıksız devâm eden Sigmund Freud, 1923 senesinde üstçene kanserine yakalandı ve sonraki yaşamı sürekli tedavi ile geçti. Birçok kez ameliyat oldu. Ama yaşamının sonuna kadar araştırmalarına ve çalışmalarına devâm etti. Bu arada Almanya’da yükselen Nazi akımı, Freud’un kitaplarını Berlin’de ateşe verdi. Yahdudi kökenli olması ve düşüncelerinin cüretkârlığı bunun başlıca sebepleriydi. 1934 senesinde yaşarken yayımlanan son kitabı olan Musa ve Tek Tanrıcılık yayımlandı.
Sigmund Freud, Eşi Martha Bernays Freud ve Eşinin Kızkardeşi Minna Bernays, 1929



Çalışmalarına ve tedavisine devam ettiği Londra’da 1939 senesinde yaşama vedâ etti. Ardında sarsıcı bir kuram ve birçok eser bırakan Sigmund Freud, günümüze tuttuğu ışıkla ve cesâreti ile her zaman saygıyı hak eder bir tarihi simge olmayı başardı.
Ne biçim ilerleme kaydediyoruz. Orta Çağ’da olsa beni yakarlardı. Şimdiyse kitaplarımı yakmakla yetiniyorlar. Sigmund Freud
Siz cevaplar bulmaya çalışıyorsunuz, biz ise daha çok soru sormak niyetindeyiz. Sigmund Freud
Kavga etmek yerine küfretmeyi seçen ilk insan uygarlığın kurucusuydu. Sigmund Freud
Çok keskin bir vizyonu vardı, hiçbir illüzyon onu teskin edecek bir biçimde uyutmadı, kendi düşüncelerindeki ekseriyetle abartılı inancı hariç. Albert Einstein, Freud hakkında.
Bazı eserleri:
Totem ve Tabu
Düşlerin Yorumu
Yaşamım ve Psikanaliz
Bir Yanılsamanın Geleceği
Kültür İçindeki Huzursuzluk
Olgu Öyküleri
Histeri ve Mücadele

14 Temmuz 2017 Cuma

Bilim insanlarına göre 6. Kitlesel Yok Oluş Süreci İçindeyiz!



Bilim insanlarına göre 6. Kitlesel Yok Oluş Süreci İçindeyiz!
Bilim insanlarına göre dünya tarihinde daha önce 5 kez yaşanmış kitlesel yok oluş sürecinin bir yenisi kapıda ve çoktan başlangıç aşamasına girildi.
Bitki ve hayvan türlerindeki azalmalar, genellikle uzun vadede insanoğlu için kötü şeylerin işaretçisi olurlar.
Dengesiz avlandık, habibatları yok ettik, suyu kötü kullandık ve fosil yakıt kullanımına tabiri caizse abanıyoruz. Durum böyle olunca, tarihin en büyük kitlesel yok oluşunun ilk adımı olan iklim değişikliği başladı.
Gezegenin ekosistemlerine ne kadar zarar verdiğimizi anlamak için illa ki yok olmamız gerekiyor. Pazartesi günü yayınlanan yeni bir bilimsel araştırmada uzmanlar, küresel çaptaki kitesel yok oluşun “başlangıç” aşamasında olduğumuzu söylediler.
Endemik türlerin giderek azalan nüfusları ise buna en büyük işaret. Uzmanlar ayrıca Trump’ın ABD ve Meksika arasına çekmek için çalıştığı sınır duvarının, bölgede bulunan 800 yabani hayvan türünü de tehlikeye attığını söylüyorlar.
Daha önce antik dönemlerde gerçekleşen kitlesel yok oluşlarda olduğu gibi, bugünkü kayıplarımız doğal kaynaklarımızı için ölümcül sonlara sürüklüyor:
Stanford Woods Çevre Enstitüsü’nden biyoloji profesörü olan söz konusu araştırmanın ortak yazarı Rodolfo Dirzo ve meslektaşları, Ulusal Bilimler Akademisi Bildiriler Kitabı’nda yayınlanan analizleri için dünya genelinde 27.600 kuş türü, amfibi hayvan, memeli ve sürüngen türünü haritalandırdı. Örnek çalışma, günümüzde karada yaşadığı bilinen omurgalı türlerinin neredeyse yarısını temsil etmekte.
Özellikle güney ve güneydoğu Asya’da, tropik bölgelerdeki türlerin büyük tehdit altında olduğu anlaşılıyor. Örneğin, Tayland ve Myanmar’da yasadışı avlanma ve gül ağaçlarının kesimi, Hint kaplanlarının nüfusunu büyük ölçüde azalttı.
Endonezya’nın Sumatran orangutan habitatının kabaca %60’ı kadarı yok oldu; çünkü çiftçiler ormandan hurma yağı çıkarmak için bilinçli olarak yangınlar çıkartıyorlar.
Ekip ayrıca, 177 memeli türünün 1990 ile 2015 yılları arasındaki nüfus kayıplarını inceledi. Söz konusu türlerin ortalama olarak %30’unun son 25 yıl içerisinde yok olduğu tespit edildi. Ortamala üzerine çıkıp % 80’nine kadar yok olmuş memeli türleri de bulunuyor.
Dünyanın 4,5 milyar yıllık tarihi boyunca, beş önemli kitlesel yok oluşun yaşandığı biliniyor. Bu felaketler esnasında gezegendeki türlerin neredeyse hepsi yok oldu. Günümüzde hala ulaşılan jeolojik kayıtlar bunu gösteriyor.
Kaynak: http://www.webtekno.com/haberler-kotu-6-kitlesel-yok-olus-sureci-icindeyiz-h31079.html

Türkler Neden Hiçbir Konuda Başarılı Değiller ve Bu Gidişle Olamayacaklar?





Türkler Neden Hiçbir Konuda Başarılı Değiller ve Bu Gidişle Olamayacaklar?
Çok uzun zamandır buna benzer başlıklara sahip yazılar hazırlıyorum, satırlarca, paragraflarca yazıyorum, sonra maksatlarını aşabilecekleri veya yapıcı olma amacı taşımalarına rağmen durduk yere insanları incitebilecekleri düşüncesiyle yayınlamaktan vazgeçiyorum.
Emin Çapa isimli bu gazeteci abimizin aşağıdaki TED konuşmasına denk gelince, benimle aynı soruları soran ve hemen hemen aynı frekansta cevaplar veren insanların var olduğunu görüp sevindim.
Abimiz konuyu klasik olarak eğitimsizliğe, sistemin çarpıklığına bağlamış fakat benim bu konudaTürklerin iyi kötü verilen eğitimi dahi almak istemiyor olmalarıyla ilgili hafif radikal bir teorim var. Önce videoyu izleyelim sonrada müsadenizle yıllardır içimde birikenlerin ufak bir özetiyle birlikte paylaşayım.

Evet eğitim sisteminin bozuk, yetersiz olduğunu hepimiz biliyoruz ve ben kendi adıma en az 30 yıldır çevremdeki hemen herkesten artık düzeltilmesi gerektiğiyle ilgili yakınmalar duyuyorum. Peki bu bozuk, çarpık sistemi kuranlar, varlığını devam ettirmesini sağlayanlar ve onu bulduğu her fırsatta eleştirenler kimler? Yine bizler, Türkler değil mi?
Uzaydan gelen yaratıklar veya dış mihraklar kurmadılarsa –ki kurdularsa bile– bu sistemin yönetimi bizim elimizde, varlığının mevcut biçimde devam etmesini de yine biz sağlıyoruz. Dolayısıyla “Artık düzelsin” diye yakınmak yerine düzeltmek için ciddi, somut adımlar atmıyorsak bu yine tamamen bizim eşekliğimizdir ve cezasını bizler gibi çocuklarımız da, torunlarımız da çekecektir.
Bir çokları eğitimin okul ve öğretmenlerle alakalı bir kavram olduğunu düşünür oysa eğitim okul, aile ve sosyal çevrenin katkılarıyla, insanın yaşamının sonuna kadar devam eden bir süreçtir. Çarpık olduğundan yakındığımız sistem ise bu bütünün sadece bir parçasını oluşturur, dolayısıyla tüm suçu ona yüklemek işin kolayına kaçmak olur.
Her üç Türkten birinin gittiği Almanya’ya benim de bir şirket gezisi vesilesiyle gitme imkanım oldu. Öncesinde bu gezinin ciddi ciddi bana bir şeyler katabileceğine ihtimal vermiyordum zira adamların yaşam standartlarının bize göre yüksek olduğunu, şehirleşme, sanayi ve teknoloji gibi konularda açık ara ileride olduklarını zaten herkes gibi ben de biliyordum. “Çok gezen mi çok okuyan mı?” sorusuna “Çok okuyan” cevabı vermeyi ise bu geziden sonra bıraktım.
Almanya’da hem kasabaları hem büyük şehirleri detaylı olarak gözlemleme imkanı buldum. Her şeyden önce bizdeki otomobil markalarının bu kadar çeşitli olmasına üzüldüğümü hissettim.

Nasıl bir pazar konumundaysak Japon’undan Fransız’ına kadar herkes bize otomobil satarken, Fransa’nın hemen dibindeki Almanya sadece ve sadece kendi ürettiği koyu renkli otomobilleri kullanıyordu. Sokaklarda Peugeot’a, Renault’a rastlamak neredeyse mümkün değildi.
Bu arada bizde “Avrupa’nın en iyi ticari aracı” diye reklamlar görürüz ya, heh işte o sözü edilen Avrupa bizim İstanbul’un Avrupa yakasıymış bir de onu öğrendim. Has Avrupa’da o araçların esamesi bile okunmuyor.
Otomobillerin varlıklarından sonra kullanılma biçimleri dikkatimi çekti. Dedim ya kasabalara da gittim büyük şehirlere de diye, eğer kaldırımda yürüyen bir yaya iseniz, yakınlarınızda bir trafik ışığı veya yaya geçidi olmasa dahi ayağınızı yola attığınız anda sizi fark eden bütün araçlar durup size yol veriyorlar.
Bunu ilk kez yanlışlıkla yapınca fark ettim, daha sonra “Bu yöreye özel bir durum mu acep” diye farklı şehirlerde de denedim sonuç değişmedi, herkes istisnasız biçimde yayalara öncelik tanıyordu.
O kadar gezdim geldim, inanır mısınız seyahatim boyunca tek ama tek korna sesini memlekete dönüp Sabiha Gökçen Havalimanı’nın dış hatlar kapısının hemen önündeki yaya geçidine adımımı atınca duydum. O sırada yanımda iş arkadaşım Mesut vardı, birbirimize baktık. Böyle küçük bir detaya o kadar içten üzüleceğimizi tahmin etmezdim.
Tüm bunların konumuzla alakasına gelecek olursak; Almanların sürücülere eğitim veren kurumlarında olduğu gibi bizim kurumlarımızda da iyi kötü “Şu şu durumlarda öncelik yayanındır, yol vermek gerekir” diye öğretiliyor değil mi?
O adamlar buna kulak asmayı tercih ederken bizim neden zerre iplemediğimiz sorusuna cevap bulabilirsek sorunu kökten çözdük demektir. Eğitimse en salt haliyle eğitim bu işte, fakat biz onu almıyoruz, elin oğlu alıyor biz reddediyoruz.
Sürücü kurslarında “haybeden” anlatılan şeyleri ehliyeti cebimize koyuncaya kadar hafızada tutup hemen unutuyoruz, esas eğitimi ise “Çıkar burnunu, kes şu pezevengin önünü… Ohoo böyle enayi gibi beklersen kimse sana yol vermez aslanım” diye akıl veren kimselerden alıyoruz.
İşte biz en kaba haliyle bu şekilde eğitilen bir toplumuz.
Bir ülke düşünün ki gazeteleri “16 Mayıs son gün! Ehliyet almak zorlaşacak şimdiden koşun alın!” diye manşet atıyor olsun ve o manşetleri okuyan vatandaşlar ilk tepki olarak ehliyet sahibi olmayan arkadaşlarını arayıp “Koş lan git sen de al” diye haber versinler…
Memlekette herhangi bir alanda verilen eğitimin az buçuk iyileştirilmesi topluma yön verenler tarafından bile “zorlaştırma” olarak algılanıyor aziz dostum. Bir Allah’ın kulu da çıkıp “Ne güzel trafik kazaları da magandaları da azalacak. Herkes artık daha dikkatli olacak, canlar kaybolmayacak” diye sevinmiyor. Bu bile tek başına neyin ne kadar yanlış olduğunu, algının nasıl işlediğini anlatmıyor mu?
Mektep cehaleti alır merkeplik baki kalır.
Eğitim sistemini düzeltmek elbette çok şeyi değiştirir ancak –konuyu derinlemesine düşünmeden sadece duyduğunu tekrar edenler tarafından– sanıldığı gibi mucize yaratmaz. “Öğretmenim elektrikler kesikti ödevimi yapamadım” bahanesini ortadan kaldırmaz mesela.
Böyle böyle bahane üretme konusunda uzmanlaşan bireyi kalan ömründe “Bizim 1. Dünya Savaşında okumuş neslimiz katledildiği için…” veya “Biz aslında yapacaktık ama dış mihraklar var ya…” ile başlayan cümleler kurmaktan, kendi başarısızlığını, kendi tembelliğini bu tür hikayeler arkasına gizlemekten alıkoymaz. Dünyanın en iyi sistemine sahip olsa dahi devlet okullarından insana insan olmayı öğretmesini bekleyemezsiniz. Yukarıda da söylediğimiz gibi, bu farklı bileşenlerin birlikte hareket ederek ortaya koyduğu bir süreç neticesinde meydana gelir.
Gerçekten ilginçtir, onca olumsuzluğa rağmen nüfusumuzun büyük çoğunluğu ülkemizin çok yüksek bir potansiyele sahip olduğuna ve fakat yükselmesine mani olmak isteyen dış güçlerin ayaklarına prangalar vurduğu için pasif kaldığına inanır. Hani o prangalardan bir kurtulsa roket gibi fezaya yükselecektir zaar.
Şaka gibi…
Yahu bizler Behçet’ten başka hangi hastalığa çare bulmuşuz? Hangi alandaki araştırmalarımız bilim zirvelerine konu edilmiş veya hangi konudaki hangi çalışmamız, ürünümüz dünya kamuoyu tarafından “İşte bunu da Türkler yaptı” diye parmakla gösterilmiş? Biz paramızın arkasına resmini basacak bilim insanı bulamıyorken bu kafaya nasıl ulaştık anlamak mümkün değil. 80 milyonda bir çıkan deli yürekleri saymazsak profesör dediğimiz adamlar ancak açık oturum programlarında laf ebeliği yapmayı, hiçbir şey için fikir üretmeyi, havanda su dövmeyi biliyorlar.
Yurtdışında araştırılıp yazılmış makalelerden kopya çekip ve hatta birebir çevirip “Bilime katkı sağladım ben” diyorlar, memur gibi maaşlı öğretmenlik yapıyorlar. Onları da tamamen suçlayamıyorum zira bir kıymetleri yok, sözleri başka platformlarda değer görmüyor veya kimse onlara filmlerdeki gibi beyaz laboratuvar önlüğü giymeleri, kendi araştırmalarını yürütmeleri için imkan sağlamıyor.
Tüm bunları işkembeden sallamıyorum. İstatistiki veriler bize, ülke tarihimiz boyunca modern çağa, bilime sağladığımız katkıların hepsinin toplamının gelişmiş herhangi bir ülkenin 1 yıllık çalışmaları kadar olmadığını gösteriyor. Aynı şekilde cumhuriyet tarihi boyunca bütün insanlarımızın, kurumlarımızın aldığı patentlerin toplamı Koreli tek bir firmanın bir kaç yılda aldığı patent sayısından fazla değil.
Sezen Aksu’ların, Ajda Pekkan’ların, Erkin Koray’ların ve diğer pek çok ünlü müzisyenimizin aşklarımızın simgesi haline gelen şarkıları araklama, “Memleketim” şarkımız, onu geçtim 10. Yıl Marşımız bile esasen yabancılardan aşırılmış. Telefonu, bilgisayarı Çinlilere ürettiriyoruz, piyade tüfeği yaptık diyoruz Alman bilmem ne firması “Ürünümüzü klonlamışsınız” diye patent davası açıyor.
Milli taarruz helikopterimiz, tankımız esasen İtalyanlardan, Korelilerden teknoloji transferi. Medeni kanunumuz bile port bizim arkadaşlar. Fanatik partizan arkadaşlar kızmasınlar ben milli savunma teknolojilerinin gelişimini herkesten çok destekliyorum, benim isyan ettiğim şey 2015 yılında elalem kara maddelerle, atom altı parçacıklarla oyun hamuru gibi oynarken bizim hala tam anlamıyla kendi imkanlarımızla nihai bir cep telefonu bile üretemiyor olmamız. Bizdeki tek potansiyel çalıp çırpma, dümen üzerine, orjinallik sıfır taklitçilik gırla, hiç öyle potansiyel falan diye kendimizi kandırmayalım.
Emin olun dış mihraklar memlekette özgün müzikler üretilmesin diye özel çaba göstermiyorlardır veya siz denk geldiniz mi bilmem, ben hiç “Lan var ya 100 metreyi süper koşuyorum ama dış güçler önümü kestiği için yükselemiyorum” diyen bir sporcuya rastlamadım. Afrika’dan Türkçe konuşmayı bile bilmeyen gariban bir zenci getirip, vatandaşlık verip bizi temsil etsin diye olimpiyat oyunlarına sokmak dış güçlerin oyunu olabilir mi?
Sözün özüne gelecek olursak sevgili dostlar kimsenin bizim yükselmemizi engellediği falan yok önce bunu bir kabul edelim. Biz, bahanelerin arkasına saklanarak alçakta kalmayı seviyoruz, bu halimizden memnunuz çünkü hiçbir şey üretmeyerek her şeyi eleştirmek genlerimize işlemiş.
O prangalar ayağımızda değil beynimizde. Kimse bizim eğitimsiz kalmamız için ekstra çaba göstermiyor, eğitimsiz, cahil kalmayı biz kendimiz tercih ediyoruz. Eğer bir şeylerin değişmesini istiyorsak papağan gibi “Eğitim şart, eğitim şart” diyerek etrafta dolaşmak yerine işe kendimizi, ailemizi düzeltmekle başlamamız gerekiyor. Sağlıklı bir toplum istiyorsak önce sağlıklı bireyler yetiştirmemiz lazım.
Ortada başarılı olmayı, yükselmeyi amaçlayan azimli ve dürüst çocuklar olmadıktan, mayası sağlam hamur olmadıktan sonra dünyanın en kallavi fırınında bile pişse nefis kokulu bir ekmek elde edemezsiniz. O elektrikler yine kesilir o ödev yapılmaz, dış mihraklar yine ülkeyi “geri bırakmaya” devam ederler.
Caner – www.egonomik.com

Gizli odanın sırrı çözüldü! Eğer o plan gerçekleşseydi…



Gizli odanın sırrı çözüldü! Eğer o plan gerçekleşseydi…
ABD’nin New York şehrinde bulunan “Grand Central Terminal”in 10 kat altında, neredeyse terminalin kendi kadar büyük bir gizli yer altı odası bulunuyor.
Bu odanın içerisinde ise, Nazilerin İkinci Dünya Savaşı’nda yok etmek istedikleri iddia edilen dev makineler var
Odada 9 adet bulunan bu makinelerden her biri 15 ton ağırlığındaki devir hareketli çeviriciler…

Bu makineler, 11.000 volt alternatif akımı, doğru akıma çevirerek üzerinde bulunan tüm tren hattı için gerekli enerjiyi elde etmektedirler.
Science Channel’ın açıklamasına göre bu makineler bir dönem bütün kuzey doğu ABD’nin tren ve metro hattının kalbi konumundaydı.
ABD İkinci Dünya Savaşı’na katılma kararı aldığında, Hitler gizli tutulan bu odayı öğrendi ve önemini fark ederek, odayı yok etmeleri görevi ile Nazi askerlerini oraya gönderdi.
Askerlerin bütün yapması gereken, makinelerin üzerine kum atmaktı ve böylelikle kuzey doğu ABD’deki asker ve mühimmat aktarımının %80’i duracaktı.
Bu durum karşısında da ABD savaşa katılamayacak veya katılması ertelenecekti.
Ancak, bu Nazi askerleri görevlerini yerine getirmeyi başaramadılar.
Belki de bu askerler başarılı olsa idi, şu anda çok daha farklı bir dünyada yaşıyor olabilirdik
Nazi lideri Adolf Hitler’in kişisel fotoğraçısı olan ve 9 yıl boyunca görev yapan Hugo Jaeger’in koleksiyonundan Hitler’a ait gün yüzüne çıkmamış fotoğraflar yayınlandı.
Hitler, 1 Eylül 1938’de Alman askerlerini selamlıyor. Hitler burada yaptığı konuşmada başarı için ilk şartın şiddetin daima, değişmez ve düzenli olması olduğunu söylemişti.
Adolf Hitler’i 1936’dan 1945’e dek görüntüleyen Jaeger, Hitler’in özel yaşamına dair detaylar sunan bazı fotoğrafların slaytlarını savaşın sonunda deri bir çantanın içine sakladı
Hitler’in Münih’teki evi çevresinde arama yapan 6 Amerikan askeri çantayı buldu.
Ancak askerler fotoğrafları pek önemsememiş daha çok buldukları konyak şişesiyle ilgilenmişlerdi. Hitler, 8 Kasım 1938’de Münih’te konuşma yapıyor.
Fotoğraflar Nazi liderinin özel yaşamını ve hayatını geçirdiği mekanlara dair çok özel detayları sunuyor. 8 Kasım 1938’de Münih’ten bir manzara.
kaynak: http://www.sozcu.com.tr/hayatim/yasam-haberleri/gizli-odanin-sirri-cozuldu

Dünyayı Yöneten Gizli Güçler Var Mı? ve Rothschild Ailesi - İlber Ortaylı



Dünyayı Yöneten Gizli Güçler Var Mı? 
ve Rothschild Ailesi - İlber Ortaylı



Rothschild Ailesi

Türkiye'nin En Uyanık 7 Dolandırıcısı

Résultat de recherche d'images pour "Türkiye'nin En Uyanık 7 Dolandırıcısı"



Türkiye'nin En Uyanık 7 Dolandırıcısı

Dünyanın İlk Suikastçileri Hasan Sabbah ve Haşhaşiler



Résultat de recherche d'images pour "Dünyanın İlk Suikastçileri Hasan Sabbah ve Haşhaşiler"


Dünyanın İlk Suikastçileri Hasan Sabbah ve Haşhaşiler




Ezel 7.Bölüm Tuncel Kurtiz Hasan Sabbah Hikayesi

Bu ülkenin kerizi bitmez! Rus titanı Türkiye’de on binlerce kişiyi dolandırdı





Bu ülkenin kerizi bitmez! Rus titanı Türkiye’de on binlerce kişiyi dolandırdı

Mega Holdings, Coinspace, Epitelyum, Kairos ve şimdi de Rus titanı MMM. ‘MMM’e katılın siz de kazanın’ sloganıyla Türkiye’de bir stadyum dolusu insanı dolandırdılar, milyonlarca liraya el koydular.
Ayrıca Rus titanının bununla da yetinmediği, mağdurlara yardım amaçlı toplanan 900 bin lirayı da kasasına koyduğu iddia ediliyor. Şimdi on binlerce kişi yatırdıkları paranın, MMM ise mağdur edecek yeni insanların peşinde…

Rus Titan zinciri olarak bilinen MMM, Türkiye’de on binlerce insanı mağdur etti. ‘Bir ayda yüzde 50 kazanç’ vaat eden Rus titanı MMM, saadet zinciri sistemini ‘birbirine yardım eden sıradan insanlar’ ve ‘evrensel yardımlaşma fonu’ olarak tanımlıyor.

6 BİN LİRA DA 600 BİN LİRA DA YATIRAN VAR

MMM Asya ve Afrika ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de kısa zamanda on binlerce kullanıcıya ulaştı. Türkiye’deki faaliyetlerine 2015’in Ekim ayında başlayan MMM, önce yüzde 30 daha sonraki zamanlarda ise yüzde 50 fazla para kazanma vaat etti.
Türkiye’de şu an bu sisteme girerek parasını kaptıran insanların tahminen 30 bin kişi olduğu düşünülüyor. Bunların arasında sisteme 6 bin lira da 600 bin lira yatıran da var.
Bunların yanında her saadet zinciri sisteminde olduğu gibi evini, arabasını satan insanlar ve ailesi dağılanlar da bulunuyor.

‘HACKER TAKIMI’ İDDİASI

Hurriyet.com.tr’ye konuşan mağdurların bir çoğu, sisteme girmeden önce araştırma yaptıklarını ancak MMM ile ilgili olumsuz hiçbir haber veya makaleye rastlamadıklarını söyledi. Hatta sisteme 50 bin lirasını kaptırdığını belirten G.Y. isimli bir kişi, MMM’in olumsuz yorumları yok eden bir hacker takımının olduğunu öne sürdü.

HAZİRAN AYINDA ŞOK MESAJ

Geçtiğimiz Haziran ayında, internet sitesi üzerinden sisteme giren vatandaşlar şok bir mesajla karşılaştı. ‘Maalesef yeniden başlatma moduna geçildiğini duyurmak zorundayız’ cümlesiyle başlayan mesajda, özetle vaat edilen paraların sıfırlandığı görüldü. Binlerce lirasını sisteme kaptıran vatandaşlar neye uğradığını şaşırdı. Kullanıcılar, yatırdıkları ana paranın hesaplarında görünmesine rağmen çekemediklerinden şikayetçi.

“LEYLA İSİMLİ ÇEVİRMEN ÜYE YAPMAYA BAŞLADI”

MMM Türkiye’de danışman/yönetici olan P.A. hurriyet.com.tr’ye ulaşarak sistemin nasıl işlediği ve bu süreçte neler yaşandığıyla ilgili bilgi verdi. P.A. yaşananları şöyle anlattı:
“MMM, Kasım 2015 tarihinde Türkiye’de başladı. Sistem kısaca alttan gelene üsttekinin parasını ödeyen bir sistem. Aralık ayında isminin daha sonra ‘Leyla’ olduğunu öğrendiğimiz bir çevirmen ile insanları üye yapmaya başladılar. Leyla, Rusya ile Türkiye arasındaki iletişimi sağlıyordu. Sistem Aralık 2015 – Mart 2016 arasında sorunsuz çalıştı.

İLK SIKINTI NİSAN 2016’DA YAŞANDI

Fakat Nisan 2016’da ilk restart işlemi oldu ve ödemeler durduruldu. ‘Restart’ta paraları geri ödeneceği garantisi yoktur. Kurban bayramı zamanına gelene kadar 100 güne yakın ödeme yapılmadı ve insanlar ilk olarak dolandırıldıklarını burada düşündü. Ama bir gecede yurtdışından eşleşme yapılarak herkesin parası ödendi. Sistemde havuz olmadığı için tıkanıklık olduğu yerde yurtdışından destek geliyordu.

YÜZDE 30’DAN 50’YE ÇIKTI

MMM bazı dönemlerde promosyon yapıyordu. Aralık ayında yılbaşı nedeniyle, yüzde 30 olan vaadi yüzde 50’ye çıkarttı ve bu süre sonra uzatıldı. Bu dönemde, yani Aralık – Ocak – Şubat döneminde yüzde 50 kazanma vaadiyle para yatıran herkesin eşleşmeleri takıldı. Bu dönemde bir takım danışman/yönetici’lerin çok daha yüklü paralarla sisteme girilmesini teşvik etmesi sistemi tıkadı. 100 – 200 lirayla sisteme girilirken bir anda 50 bin liranın üzerinde girişler yaşandı.
Ben Aralık ayından itibaren insanlara durun dedim. Çünkü bir çok kişi 10 bin, 20 bin lira koyayım dedi. Ve reset günden bu yana internette ekibimle birlikte sanal bir savaş veriyoruz. Çünkü şu ana kadar ödeme yapan bir sistem olan MMM için bu paranın önemsiz olduğunu ve isterse rahatlıkla ödeyebileceğini görebiliyoruz.



“MAĞDURLAR İÇİN TOPLANAN 900 BİN LİRA BUHAR OLDU”

Bunun yanı sıra mağdur olan insanlar için danışman/yöneticiler arasında yaklaşık 900 bin liralık para toplandı. ( 103 BTC) Ve bu yardım talebi de MMM Türkiye’nin internet sitesinden yayınlandı. Ancak yardım paralarının toplandığı hesabında Ruslar ait olduğunu öğrendik. O para da buhar oldu. Ödeneceği söyleniyor ancak halen ödenmedi.

90’LI YILLARDAN BUGÜNE: SERGEİ MAVRODİ

Sergey Mavrodi… Sadece Türkiye’de değil geçmişte başta Rusya’da olmak üzere milyonlarca insanı mağdur eden çok tanıdık bir isim. Rusya’yı matematik olimpiyatlarında temsil ederek dereceye giren piramit Mavrodi, 90’lı yıllarda Rusya’da milyonlarca kişiyi kandırarak saadet zinciri kurdu.

100 yatırana 1000 vaat eden Mavrodi, milyonlarca kişiden para topladı ancak bir süre sonra ödemeler durdu ve sistem battı. Rusya’da patlak veren borsa skandalı yüzünden milyonlarca kişi mağdur oldu. Ekonomik krizdeyken ellerindeki parayı dönemin borsa kralı Sergei Mavrodi’ye kaptıran halk hükümeti suçlamıştı. Dönemin Rusya Maliye Bakanı’nın, MMM’in kayıtlarını yetkili makamlara göstermediğini söylemesi üzerine, milyonlarca Rus vatandaşı paralarını alabilmek için bürolara hücum etmişti. Ancak MMM’in halkın parasını geri ödeyecek kaynakları olmadığı anlaşılmıştı.


*1994 yılında Sergei Mavrodi’nin villası Rus komandolar tarafından böyle basılmıştı

Yüksek faiz vaadiyle halktan milyonlarca ruble toplayan MMM, topladığı paraları geri ödeyemedi ve Sergei Mavrodi’nin villasını komandolar bastı. 1994 yılında o dönem bankerlik şirketi olarak anılan MMM’in Başkanı olan Sergey Mavrodi, vergi kaçırmak suçundan hapse girmişti. Yaklaşık iki ay tutuklu kalan Mavrodi serbest bırakılmıştı.

RUSLAR SOKAĞA DÖKÜLMÜŞTÜ

Mavrodi’nin tutuklanmasının ardından Ruslar ‘insan hakları çiğneniyor’ diyerek sokaklara dökülmüştü. Mavrodi, hapishane çıkışında yaptığı açıklamada kendisini tutuklayanlardan intikam almak için milletvekili adayı olduğunu duyurmuştu. Ancak işler istediği gibi gitmedi. 1997 yılında MMM 1,5 milyar dolar batıkla iflas bayrağı çekti. Milletvekili seçilen Sergey Mavrodi’nin dokunulmazlığı kaldırıldı. Yurtdışına kaçan Mavrodi, 2003’te yakalandı. 4.5 yıl hapis cezası verildi.

MAVRODİ İNTERNETİ KEŞFETTİ

2007’de hapisten çıkan Mavrodi, 2011 yılında ise internetin gücünü keşfetti ve bu kez MMM’i internet üzerinden kullanıma açtı. Ve milyonlarca insanı ‘finansal yardım ağı’ ‘evrensel yardımlaşma fonu’ ve yüksek faiz vaadiyle kandırmaya devam etti.
hurriyet.com
http://biliyomuydun.com/123764

İnsanlığın büyük travması: Sigmund Freud





İnsanlığın büyük travması: Sigmund Freud

İnsanlık tarihi, üç yeni gerçekle tanıştığında “insan” diye özel ve üst bir şey olmadığı düşüncesiyle yüzleşmek zorunda kaldı.
Bunların ilki, Kopernik Devrimi’yle dünyanın evrenin merkezi olmadığının anlaşılmasıydı. İnsanın yuvası dünya, evren için hiç de mühim olmayan bir noktada, evren içinde yüzen sıradan bir gezegenden başka bir şey değildi.

İnsanlık, bu yeni ve reddedilemez bilginin şokunu henüz üzerinden atmaya başlamıştı ki Charles Darwin, insanın dünya içinde bile özel olmadığını evrim teorisiyle aktardı. İnsan, diğer hayvanlardan farksız bir biçimde evrimleşen, adapte olan bir türden başka bir şey değildi. Bu iki yeni bilginin insanlık üzerinde yarattığı travma henüz çok tazeydi ki, Sigmund Freud, insanın güdülerini ortaya seren teorisiyle insanlığın başını yine derde soktu.
Freud’un tezine göre, insan hiç de diğer hayvanlardan farklı bir meziyete ve bilince sahip değildi.Edimlerimizin gerekçeleri hemen hemen diğer hayvanlarla aynı idi. İnsanlığın yaklaşık 300 yıllık bu travmatik sürecinde son darbeyi vuran Freud, 23 Eylül 1939’da hayata vedâ etti.
İnsanlık hâfızasına ismini kazımış bir isim olan Sigmund Freud, 6 Mayıs 1856 tarihinde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu topraklarında dünyaya merhaba dedi. Yahudi kökenli bir aileden geliyordu ve bu durum, öğrencilik yıllarında sık sık karşısına çıkarak canını sıkıyordu. Başarılı bir öğrenci olan Freud, erken dönemlerde birçok dil öğrendi. Tıp öğrenimine başladı ve bu eğitimini de başarılı bir şekilde tamamladı. İlk yıllarında anatomopatoloji ve nöropatoloji ile ilgilendi. Araştırmalarını ve çalışmalarını bu alanlarda yaptı. Bu süreçte çeşitli yerlerde, çeşitli uzmanlarla çalıştıktan sonra giderek yalnızlaştı ve psikanaliz üzerine yoğunlaşmaya başladı.(Fotoğraf: Bettmann/CORBIS)



Psikanaliz, genel tanımıyla zihinsel süreçler ve bilinçdışı ögeler arasındaki bağlantıyı kurmaya çalışıyordu. Kuramın en çarpıcı noktası, bilinçdışı ögeler olan cinsellik ve saldırganlığın zihinsel süreçleri etkilediği yönündeki savdı. Freud, kabaca, bu dürtülerin insan edimlerini de etkilediğini, zihinsel durumların bu bilinçdışı ögelerden pay aldığını söylüyordu. Freud, ilk zamanlar bu kurama destekçi bulmakta zorlansa da giderek psikoloji çevrelerinde kendine taraftar edinmeye başladı. Psikanaliz yöntemin asıl ünü, Freud öldükten sonra arttı ve günümüze kadar ulaştı. Tabii kuram Freud’un ortaya koyduğu biçimiyle kalmadı, revize edildi ve baştan okundu.

“Cinsel dürtünün çocuklukta bulunmadığı ve ancak ergenlik döneminde uyandığı genel olarak kabul edilmiştir. Bu, sonuçları bakımından ağır bir yanılgıdır. Çünkü cinsel yaşamın temel koşulları karşısında içine düştüğümüz bilgisizlik bundan ileri gelmektedir. Çocuğun cinsel gösterilerinin derinliğine inersek, cinsel dürtünün ana çizgilerini açığa çıkarırız; bu dürtünün evrimini anlarız ve nasıl çeşitli kaynaklardan çıktığını görürüz.”

Sigmund Freud, psikanaliz kuram dışında da modern psikolojiye birçok katkı yaptı. Bunun yanında, toplumsal söylevleri de yadsınacak gibi değildi. Her ne açıdan bakılırsa bakılsın, Sigmund Freud dünya tarihi içinde önemli bir uğrak noktası olarak kaldı.

Çalışmalarına aralıksız devâm eden Sigmund Freud, 1923 senesinde üstçene kanserine yakalandı ve sonraki yaşamı sürekli tedavi ile geçti. Birçok kez ameliyat oldu. Ama yaşamının sonuna kadar araştırmalarına ve çalışmalarına devâm etti. Bu arada Almanya’da yükselen Nazi akımı, Freud’un kitaplarını Berlin’de ateşe verdi. Yahdudi kökenli olması ve düşüncelerinin cüretkârlığı bunun başlıca sebepleriydi. 1934 senesinde yaşarken yayımlanan son kitabı olan Musa ve Tek Tanrıcılık yayımlandı.
Sigmund Freud, Eşi Martha Bernays Freud ve Eşinin Kızkardeşi Minna Bernays, 1929



Çalışmalarına ve tedavisine devam ettiği Londra’da 1939 senesinde yaşama vedâ etti. Ardında sarsıcı bir kuram ve birçok eser bırakan Sigmund Freud, günümüze tuttuğu ışıkla ve cesâreti ile her zaman saygıyı hak eder bir tarihi simge olmayı başardı.
Ne biçim ilerleme kaydediyoruz. Orta Çağ’da olsa beni yakarlardı. Şimdiyse kitaplarımı yakmakla yetiniyorlar. Sigmund Freud
Siz cevaplar bulmaya çalışıyorsunuz, biz ise daha çok soru sormak niyetindeyiz. Sigmund Freud
Kavga etmek yerine küfretmeyi seçen ilk insan uygarlığın kurucusuydu. Sigmund Freud
Çok keskin bir vizyonu vardı, hiçbir illüzyon onu teskin edecek bir biçimde uyutmadı, kendi düşüncelerindeki ekseriyetle abartılı inancı hariç. Albert Einstein, Freud hakkında.
Bazı eserleri:
Totem ve Tabu
Düşlerin Yorumu
Yaşamım ve Psikanaliz
Bir Yanılsamanın Geleceği
Kültür İçindeki Huzursuzluk
Olgu Öyküleri
Histeri ve Mücadele

Kızılderililerden modern hayatı sorgulatan 9 düşünce…

Résultat de recherche d'images pour "american indian art"
Kızılderililerden modern hayatı sorgulatan 9 düşünce…
Modern Hayatı sorgulatan 9 düşünce…
1871’de doğmuş bir Stoney kızılderilisi, Yürüyen Boğa diye de bilinen Tatanga Mani, 87 yaşında kızılderililerin temsilcisi sıfatıyla Kanada tarafından bir dünya turuna çıkarılır.
Tatanga Mani Londra’da yaptığı konuşmasında kızılderililerin doğa ile olan ilişkisinden şöyle bahseder:
“Dağlar her zaman taş binalardan daha güzeldir. Şehirlerdeki yaşam yapay bir hayattır. Şehirlerde insanlar ayaklarının altında toprağı hissedemiyor doğa ile bağ kuramıyor, saksıdakiler dışında bitkilerin büyümesine şahitlik edemiyor, gökyüzündeki yıldızları bile caddelerdeki ışıklardan dolayı göremiyorlar.”
Doğaya olan saygıları herkes tarafından bilinen kızılderililerden modern hayatı sorgulatan düşünceler…
1- Ağaçların konuştuğunu bilir miydiniz? Evet, konuşurlar. Birbirleriyle konuşurlar, kulak verirseniz sizinle de konuşacaklardır.
2- Asıl sorun, sizin dinlememeniz, doğayı, ağaçları..
3- Biz ağaçlara zarar vermek istemeyiz. Ne zaman onları kesmemiz gerekse, önce onlara tütün ikram ederiz. Odunu asla ziyan etmeyiz, lazım olduğu kadar keser, kestiğimizin hepsini kullanırız. Eğer onların hislerini düşünmez ve kesmeden önce tütün ikram etmezsek, ormanın diğer bütün ağaçları gözyaşı dökecektir, bu da bizim kalbimizi yaralar.
4- Eğer herkes bir başkası için bir şey yaparsa dünyada ihtiyaç içinde kimse kalmaz. Sadece bir kişiye yardım et! Şimdiki usul bu değil ama inanıyorum, insanlar bu yolu öğrenecekler.
5- İnsan tabiattan uzaklaştıkça kalbi katılaşır.
6- Yeryüzü, bize atalarımızdan miras kalmadı, çocuklarımızdan ödünç aldık.
7- Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak. Şükredecek bir şey bulamıyorsan içindeki kusuru ara.
8- Yapmamız gereken, her şeyi eski sadeliğine döndürmektir, böylece bozulan düzenimiz yeniden kurulacaktır.
9- Barış ve mutluluk her anda mevcuttur. Barış ve mutluluk her adımdadır. Ruhun meseleleri için siyasi çözümler yoktur.
Résultat de recherche d'images pour "american indian art"

Bir Kadının Tinder Deneyi




Bir Kadının Tinder Deneyi
İnsana insan olduğu için değer verirdim ama artık birçoğuna erkek olduğu için değer vermiyorum.
Merhabalar,
Muhtelif dönemlerle, 2016-2017 yılı arasında parasını verip satın aldığım plus üyeliğim sayesinde çeşitli lokasyonlarda yapmış olduğum sosyal deneyimi burada nasıl yaptığımı ve deneyimlerimi aktaracağım.
Yaptığım şeyin belli bir amacı yoktu, kimi zaman erkeklere haddini bildirmek, dedektiflik, stalkçuluk, yeni insanlar tanımak, arkadaş edinmek, bazen de aslında duygusal bir ilişki arayışıydı.
Cinsel içerikli olmayan istemimi açıkladığım bir kısım Türk erkeklerinden aldığım tepki üzerine, Tinder açıklama ve şartnamesini okudum ve Tinder’in bir erkek hegemonyasındaki ücretsiz s*ks (onların bakış açısına göre) uygulamasından ziyade ucu açık bir “çöpçatan”uygulaması olduğuna kanaat getirdim.
Hatta benim kanaatim bir yana, tinder açıklamasında direkt olarak çöpçatan uygulaması olduğu yazıyor. Bu da şu demek oluyor buraya üye olan herkes elinde tuzla hıyarım var diyene koşmuyor. TDK anlamına göre çöpçatan “evlenmelere aracılık eden kimse” demek.
Burası evlenme uygulaması değil diyen erkekler üzülecek ama şaşırtıcı ve gerçek. Tinder direkt olarak bir evlenme uygulaması olmasa da, orijinal dilinde bir “matchmaker”uygulaması. Yani tinder insanları tanıştırır ve bu tanışmanın sonucu herkes sevişmek, tek gecelik ilişki yaşamak ya da sevgili olmamak, evlenmemek zorunda değil.
Gelelim deneyimlerime.
Plus üyeliğim sayesinde daha çok Avrupa ülkelerini tercih ettiğim, yurt dışında pek çok lokasyondan erkeklerle match olabildim. Hollanda’da bir gece parmaklarıma kuvvet edindiğim 20 küsür eşleşmede tek bir s*ks ya da saygısızlık içeren mesaj almadım.
Konuşmayı sürdürdüğüm iki kişiye turist olduğumu ve bir süre sonra döneceğimi söylediğimde, benim ülkeme dönecek olmamdan dolayı buluşmamızın üzücü olacağını söyleyerek buluşmak konusundaki tereddütlerini dile getirdiler.
Bu insanla, Tinder kullanıcısı bir takım Türk erkekleri gibi s*ksomanyak olsalar ne olursa olsun buluşma koparmaya çalışırlar ve bin bir katekulli, yalanla sarhoş edip solucanlarını sokacak delik bulmak üzere eve atmayı planlarlardı. Macaristan’dan eşleştiğim rüya gibi yakışıklı erkek, uzun bir süre uzun paragraflar yazarak beni tanımaya çalıştı.
Siyasetten, ülkelerimizin tarihinden konuştuk. Son derece nazik bir dille Budapeşte’ye geldiğimde bana etrafı gezdirmeyi ve birlikte bişeyler içmeyi teklif etti. Keza, bir sene önce Tinder aracılığıyla konuşmaya başladığım Alman bir beyle iletişimimizi sosyal medya, whatsapp üzerinden sürdürdük.

Haftada en az üç-dört kez konuşur, hasbihal ederiz. Zaman zaman bana olan beğenisini dile getirir ama şu ana kadar bir kere bile cinsel içerikli rahatsız edici bir çağrışımda bulunduğuna şahit olmadım. İşte medeniyet, işte insanlık.

Türkiye’de ise bir dönem tanıştığım ve beni yatağa atmak için aşık rolü yapan iki erkeğin küçük bir araştırma sonucu esasında kız arkadaşları olduğunu ve kaçamak için Tinder’a girdiklerini öğrendim.

Fake profilimden eşleştiğim bir çok erkek evliydi ve vurkaçı oynamak için bekar taklidi yapıyorlardı.

Gerçek hayattan tanıdığım ve evli olduğunu bildiğim bir abiyle eşleştim. Gerçekte beş parasız, borç batağında biri olmasına rağmen sınıf öğretmeni olduğumu söylemem üzerine beni ezmeye, kendini Amerika’da eğitim almış, zengin biri gibi göstermeye çalıştı ve tabiki bekar olduğunu çalışmaktan evlenmeye fırsatı olmadığını söyledi.


Gerçek hayattan tanıdığım ve arkadaşımla yeni evlenen pislikle eşleştim, neden tinder kullandığını sorduğumda muhabbet amacıyla “buluşup bişeyler içmek için tinder kullandığını” söyledi. (alt metni s*ks oluyor sanırım)

Bu kısım oldukça acı, fake profilimden bir yandan benimle barışmaya çalışan eski sevgilimle konuştum ve aslında beni değil ilişkimiz sırasında araya giren bir başka kızı unutamadığını öğrendim.

Gerçek hayatta modern, hümanist takılan bir arkadaşımla eşleştim. Fake profilimi hemen evine davet etti ve konuyu s*kse getirerek “ ne yani burada tanıştığım kadınla evlencem mi?” tabi ki s*ks yapacağım dedi. ( Adam seviştikten sonra aşık da olsa, tinder’da tanıştı diye sevgili olmayacak, evlenmeyecek. )

Yine fake profilimden tartıştığımız akşamın ertesi tinder açan sevgilimle eşleştim ve ne kadar küçülebileceğini gördüm.

Gerçek hayattan tanıdığım bir arkadaşımla tinder’da eşleştim ve bana söylediği yalanları tespit ettim. Gerçek bana kendini havalı ve zengin göstermeye çalışırken tinderdaki fake profilime gerçek kimliğini ifşa etti.

İstanbul’da eşleştiğim biri oyuncu diğeri yazar olmak üzere eşleştiğim iki kişi ortalama bir görüntüye sahip fake profilime, herhangi bir tehlikeye maruz kalma ihtimalini gözetmeksizin (nasıl bir açlıksa artık ) 10 dk içerisinde evlerinin lokasyonunu gönderdiler. Keza, istanbulda eşleştiğim bir diğer oyuncu kişisi, benimle konuşmaya başladığı ikinci gün lönk diye p*nisinin fotoğrafını gönderdi.

İstanbul’da tanıştığım ve muhabbetimizin uyduğunu düşündüğüm bir başka erkek önce beni evine çağırdı, gitmeyince de s*ks yapmayacaksak engelleyeceğini, son derece kaba bir deyişle benimle işini görmek için konuştuğunu söyledi ve engellendi.

Sadece tek bir penguen fotoğrafı koyarak ortalama bir tipe sahip 10 kişiden 9’uyla eşleştim. 9 kişiden 8’i ilk mesajı atan oldu ve fotoğrafımı görmeden buluşmayı teklif ettiler.

Gelgelelim deneyimin sonuçlarına:

Türk erkekleri doğu ile batının ortasında iğrenç bir arafta kalmıştır. Deneyimden görülen o dur ki Türk erkeği her kadını girilecek bir delik olarak görmekte ve kendi hemcinslerine yönelik hegemonyasını yaratmak adına bu yolda her türlü riyakarlığı mubah görmektedir. Malum, skor meselesi.

Öte yandan, Tinder bir önyargılar cehennemidir. Eskiden geleneksel Türk kafa yapısına göre erkekler pavyonda çalışan kadınlara aşık olup evlenebilmekteydiler, hatta bu kutsal bile sayılırdı. Şimdi ise tinderda olmak, bir evlenmeme hatta ciddi ilişki yaşamama sebebi. Her alanda olduğu gibi tabi burada da erkek için onur duyulan şey, kadın için hayat kadınlığından daha kötü. Kaldı ki erkekler buna para ödedikleri için hiç değilse saygı duyuyorlar.

Sonuç:

1- Tinder’i bir daha dönmemek üzere sildim.

2-Aşka hatta insanlığa olan inancımı yitirdim.

3- Bin tane .mım olsa birini bile size vermem. Neresi olursa olsun karşındaki bir kadın, hiçbir erkek annesine davranılmasını istemediği bir şekilde bir başka kadına davranmamalı.

İyi günler.

Güneş Panellerinden 10.000 Kat Fazla Enerji Üretebilen Güneş Küresi İcat edildi.





Güneş Panellerinden 10.000 Kat Fazla Enerji Üretebilen Güneş Küresi İcat edildi. 
Bilim-kurgu filmlerinden çıkmış gibi gözükebilir ama bu yeni nesil güneş enerjisi jeneratörü, tek başına, binlerce güneş panelinin ürettiği enerjiden daha fazla enerji üretebiliyor.

Bu muazzam güneş enerjisi küresi, bilgisayar desteğiyle çalışan dev bir cam mermerden oluşmakta ve içerisinde bulunan bilgisayar yazılımı sayesinde Güneş’i sürekli olarak takip etmekte.

Aslında bu devrimsel icat, enerjisini üretirken sadece Güneş’ten değil Ay’dan da faydalanmaktadır. Gece vakitlerinde Ay’dan yansıyan ışınları yoğunlaştırarak üretimine devam etmektedir. Enerji küresinin, günümüzde kullandığımız konvansiyonel enerji panellerinden efektif olarak 10.000 kat daha etkili olduğu söylenmektedir.
“Son 40 yıldır güneş enerjisini PV panellerle yakalamaya çalıştık, ancak Dünya’nın Güneş etrafında dönmesinden dolayı sabit panel verimliliğini kaybediyor.”
Kürenin Çalışma Mantığı:


Hareketli cam küreler her daim Güneş’e dönerek ışınları içine alır ve top mercek, ışıkları yoğunlaştırarak içerisindeki küçük bir noktada toplar… Bu sayede enerji çok etkili bir şekilde değerlendirilir.
Bu Teknolojinin Geleceği:
André Broessel, ürünün ilk versiyonu ile 2013 yılında Dünya Teknoloji Ağı (World Technology Network)
Ödülleri yarışmasında finalist oldu, ardından icadını daha da geliştirerek bulutlu günlerde ve geceleyin bile enerji üretecek hale getirdi.
Broessel’in Rawlemon adı verdiği cihaz henüz geliştirme sürecinde ve toplumsal kullanıma sunulmuş değil fakat tüm dikkatleri üzerine çeken proje hedeflediği bütçenin neredeyse 2 katına ulaştı.
Gelişen teknoloji ile her geçen gün daha fazla enerjiye ihtiyaç duyulan dünyamızda; kömür, doğalgaz gibi karbon salınımı yapan üretim tekniklerinden vazgeçilmelidir. Hal böyleyken bir an önce yeşil enerji dediğimiz, yenilenebilir enerji üretim metodlarına yönelmeli ve dünyamızı daha fazla kirletmeden enerjimizi üretebileceğimiz teknolojilere önem verilmelidir.
Ürünün tanıtımıyla ilgili videoyu da izleyebilirsiniz:

kaynak: https://korkubilimi.com/bilim/gunes-panellerinden-10-000-kat-daha-fazla-enerji-uretebilen-gunes-kuresi-icat-edildi.html

13 Nisan 2023’e kadar açmayın!




13 Nisan 2023’e kadar açmayın!
Aniden ölen kızın odasından çıkan mektup aileyi şok etti
Tim ve Mary Smith çifti 12 yaşındaki kızlarını ani bir ölümle kaybetti. Ölüm sonrası acılı aile kızlarının odasında buldukları ve üzerinde 13 Nisan 2023’te açın yazan mektupla duygulu anlar yaşadı.
Ailesi tarafından yaratıcı ve zeki biri olarak tanımlanan Taylor Smith 12 yaşında 5 Ocak 2014 tarihinde hayata gözlerini yumdu.
Bir süre sonra kızlarının odasındaki eşyaları kontrol eden aile bir kutunun içerisinde kızlarının bir mektubunu buldu. 2023 tarihinde okumak üzere kendisine mektup yazan kızın mektubu aileye duygu dolu anlar yaşattı.
EN SEVDİĞİ DİZİYİ UNUTMADI
Taylor’ın ebeveynleri büyük bir merak içinde zarfı açtı ve mektubu okumaya başladı. Mektupta küçük kızın kendinin on yıl sonraki haline yazdığı tavsiyeler vardı. En sevdiği dizi olan Doctor Who’ya da mektubunda yer veren Taylor Smith, “Doctor Who hala devam ediyor mu?
Eğer etmiyorsa, hangi rejenerasyonda bitti? Git biraz Doctor Who izle! Sonra belki de bir şeyler okumalısın.” yazarak gelecekteki kendine, geçmişteki aktivitelerini hatırlatacak cümleler bıraktı.
SON SATIRLAR AİLEYİ AĞLATTI
Hem gündelik hayattan bahseden hem de geleceğe dair umutlar taşıyan mektuptaki son cümleler aileyi ağlattı. Küçük kızın mektubu şu şekilde sonlanıyor ” Sanırım söylemek istediklerim bu kadar.
Unutma, bunları yazmamın üzerinden tam 10 yıl geçti. Hayatında iyi şeyler de oldu kötü şeyler de. Hayat böyle işte. Oluruna bırakmak zorundayız. Sevgilerimle, Taylor Smith”
kaynak: sozcu.com.tr

Hileleri Ortaya Çıkarılan 5 Sihirbazlık Numarası



Résultat de recherche d'images pour "Hileleri Ortaya Çıkarılan 5 Sihirbazlık Numarası"

Hileleri Ortaya Çıkarılan 5 Sihirbazlık Numarası

Dünya Zenginleri Bizi Bırakıp Başka Gezegene mi yerleşiyor?

Résultat de recherche d'images pour "will the earth look like in 2070"

Dünya Zenginleri Bizi Bırakıp Başka Gezegene mi yerleşiyor?

Uçakla Yolculuk Yaparken Asla İçmemeniz Gereken Tek İçecek




Uçakla Yolculuk Yaparken Asla İçmemeniz Gereken Tek İçecek
Uçakla bir yerden bir yere yolculuk ediyorsunuz ve hostes elinde yiyecek arabasıyla size doğru yaklaşarak ne içmek istediğinizi soruyor.
İşte o anda biraz durup düşünmelisiniz. Hosteslerin ve diğer uçuş görevlilerinin uçakta neyi asla içmediğine biraz dikkat ederseniz aslında cevabı buldunuz bile.
Çünkü uçakta asla içmemeniz gereken tek bir içecek var ve bunu biz değil, hostesler diyor.
Diğer bir deyişle uçuş görevlileri neden uçakta bir şey içmez?
Yüksek irtifadaki kabin basıncı koku ve tat alma duyumuz %30 oranında düşürmesi sebebiyle uçak yemeklerinin tadının bize daha lezzetsiz geldiğini artık biliyoruz. Diğer yandan ne dese ağzımız açık dinlediğimiz Gordon Ramsay, dünyada tek yemediği yiyeceğin uçak yemekleri olduğunu ve mutlaka karnını uçağa binmeden önce doyurduğunu söylediğinden beri de uçakta bir şey yemeye şüpheli yaklaşanlarımız var.
Ünlü şef, “10 sene boyunca hava yolu şirketlerinde çalıştım. Bu yüzden o yiyeceklerin nereden geldiğini ve nereye gittiğini, uçağa konana kadar ne kadar zaman geçtiğini çok çok iyi biliyorum” diyerek uyarılarda bulunsa da bu durumun hava yolu şirketinden şirketine değiştiğini ve hepsinin aynı durumda olmadığını da akılda bulundurmak gerekiyor.
Gel gelelim benzer bir durum uçakta içtiklerimizi de ilgilendiriyor.
Mümkünse dışarıdan getirin
Şöyle sorarak başlayalım. Bir hostesi hiç uçakta bardakta su ya da kahve ve çay içerken gördünüz mü? Genelde ellerinde şişe su ve dışarıdan getirdikleri kahveler oluyor değil mi?
Bu durum tesadüfi değil. Zira bir hostesin Business Insider’a itiraf ettiğine göre uçaklarda bulunan sular çok sağlıklı değil ve bu yüzden onlar da o suyu içmekten kaçınıyorlar.
Hostes tam olarak şunu söylüyor: “Uçuş görevlileri asla uçakta sıcak su içmez. Aynı zamanda onları sade kahve ya da çay içerken de göremezsiniz.”
Bunun sebebi ise uçuş görevlilerinin uçak içindeki su deposunun temizlenme sıklığını yakından biliyor olması. Diğer bir deyişle bu su depoları çok sık temizlenmiyor ve bu da onun bakterilere açık hale getiriyor.
Zira Çevre Koruma Ajansı’nın 2013 tarihli bir araştırması 8 uçaktan 1’inde suyun sağlık standartlarını karşılayamadığını söyleyerek uçakta yolculara ikram edilen sularda bakteriye rastlandığını belirtiyor.
Yalnız tekrarlayalım dediğimiz gibi bu durum her hava yolu şirketine ait uçaklarda ve her uçuşta geçerli olacak diye bir durum söz konusu değil. Ama siz yine de risk almak istemezseniz suyu sadece şişeden için ya da kendi suyunuzu, kahvenizi, çayınızı dışarıdan alarak uçakta tüketin. Karar sizin.